İÇİNDEKİLER

LİSE:4
=> TÜRK BAĞIMSIZLIK SAVAŞI(1919-1922)
=> TÜRK DEVRİMLERİ
=> ATATÜRK İLKELERİ
=> ÇTDT:İSMET İNÖNÜ
=> Bilim ve Teknoloji(20.Yüzyıl)
=> CUMHURBAŞKANLARIMIZ VE BAŞBAKANLARIMIZ
=> TEST-İnkılap Tarihi
=> ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ
=> ÇTDT-KRONOLOJİ(DÜNYA)
=> Cepheler(Konu+Test)
=> TEST(ÖSS-Osm)
=> 150’LİKLER
=> 1923-1950 ARASI GELİŞMELER
=> 1950-1960 ARASI GELİŞMELER
=> 1960-1971 Arası Dönem
=> 1971-1980 Arası GELİŞMELER
=> 1980 Sonrası Gelişmeler
=> YORUM
=> ORTADOĞU VE GELİŞMELER
=> Cemiyet-i Akvâm
=> Kıbrıs Barış Harekatı
=> MEHMET ORHAN EFENDİ
=> 2. DÜNYA SAVAŞI
=> Kore Savaşı
=> AET
=> İran-Irak Savaşı(1980-88)
=> Körfez Savaşı(1990-91)
=> Arap-İsrail Savaşları
=> Kısa süreli savaşlar
=> TOPLUM ÇEŞİTLERİ
=> LİBERALİZM
=> BÜYÜK SANAYİ DEVRİMİ
=> 1.ÇTDT / Çalışma soruları
=> sınıf:1-2-3-4/soru-cevap
=> Dış Politika(1923-38)
=> 3.Dünya Ülkeleri
=> 2/soru-cevap
=> RUS DEVRİMİ
LİSE:3
İRFAN GEZER
LİSE:1
LİSE:2
Yeni sayfanın başlığı

Kıbrıs Barış Harekatı

                                             

15 Temmuz 1974 Pazartesi

Kıbrıs'ta bir darbe yapıldığı haberi Ankara'da saat 10.30'a doğru duyuldu. Lefkoşe'deki Türk Büyükelçiliği'nden Dışişleri Bakanlığı'na gönderilen şifreli mesajda, "Bugün 08.30 sıralarında Makarios'a karşı bir darbe olduğu öğrenilmiştir. Başpiskopos'un sarayının etrafından ateş sesleri gelmektedir" deniyordu.

Haber, Başbakan Ecevit'e, Afyon'a gitmek için geldiği Etimesgut Askeri Havaalanı'nda ulaştırıldı. Ecevit, Afyon ziyaretini kısa kesmek kararından sonra bu ile doğru yola çıkarken, Bakanlar Kurulu'nun derhal toplanması talimatını verdi. Çin'in başkenti Pekin'de bulunan Dışişleri Bakanı Turan Güneş'e derhal Ankara'ya gelmesi talimatı verilmişti. Genelkurmay Başkanı Semih Sancar İstanbul'dan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan Mersin'den Ankara'ya yola çıkmışlardı.

Türkiye'nin Kıbrıs'taki Sampson darbesine ilk tepkisi Başbakan Ecevit'ten geldi. Afyon'da bulunan Ecevit, saat 14.30'da yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullanıyordu:

"Şu anda, Afyon'un şu meydanından ve Atatürk'ün anısı olan şu doğal anıtın eşiğinde (Ecevit'in arkasında Yunanlıların Kurtuluş Savaşı'nda yenilgisini gösteren büyük bir tunç anıt yükseliyordu) bütün dünya, yakın-uzak komşularımıza şunu söylüyorum: Kimse Kıbrıs'taki kargaşalığı fırsat bilerek, Türklerin haklarına dokunmaya kalkışmasın. Hiçbir oldu-bittiyi kabul etmeyiz. Türklerin haklarına el sürdürtmeyiz, sürdürtmeyeceğiz(1)."

Başbakan Ecevit Ankara'ya döndüğünde hazırlıkları hayli ilerlemiş buldu ve kendisinden önce başkente dönmüş olan Genelkurmay Başkanı Semih Sancar ile birlikte doğruca Genelkurmay'a gitti. Her şeyden önce komutanlarla bir durum değerlendirmesi yapmak ve ordunun bir an önce hazırlığa başlamasını istiyordu. Durum, askeri bir müdahaleyi gerektirecek kadar ciddiydi. Bu düşüncelerini komutanlara da söyledi. Son söz olarak, orduya güvenini belirtti ve her türlü olasılığı dikkate alarak ordunun gecikmeksizin harekete hazırlanmasını istedi(2).

Ecevit, Genelkurmay'dan ayrılıp Bakanlar Kurulu toplantısı için Başbakanlığa gittiğinde Kıbrıs'ın durumu daha da aydınlanmıştı. Nikos Sampson darbenin önde gelen adamı olarak Cumhurbaşkanı seçilmiş ve yemin ederek göreve başlamıştı. Lefkoşe Rum radyosunda yayınlanan mesajında Sampson, "Bu hareket, Kıbrıs'ın iç işidir ve sadece Makarios ve taraftarlarına karşı yöneltilmiştir. Türkler tamamen güvenlik içindedir" diyordu.

Gelişmeleri tüm dünyaya duyuran ve darbeyi yeren uluslar arası haber ajanslarının ortak kanaati, darbenin Yunanistan'dan yönetildiğiydi. Atina'da ise garip bir sessizlik vardı. Yunan radyo ve televizyonları birkaç saat susmuşlar, sonra Kıbrıs ile ilgili haberleri, hiçbir yorum yapmaksızın kuru kuruya vermekle yetinmişlerdi.

Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün de katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısı, akşam saat 19.00'da böyle bir ortamda yapıldı. Hemen ardından da Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve ilgili bakanların da katıldığı Milli Güvenlik Kurulu toplantısına geçildi.

Türkiye, iki başlı bir sorunla karşı karşıyaydı:

Birincisi, Kıbrıs'taki soydaşlarının durumuydu. 1959 Zürih ve Londra Antlaşmalarıyla Türk toplumuna sağlanan haklar, üç yıl gibi kısa bir zaman sonra 1963 ve 1964'te hukuken olmasa bile fiilen ortadan kalkmış, Türkler daracık ve birbirinden ayrı bölgelere sıkıştırılmışlardı. 1967 olayları Türkiye'yi iki kez savaşın eşiğine getirmişti. Türkler, 1967'den sonra kendi yönetimlerini kurmuş olsalar da, kendi yurtlarında yurtsuz gibiydiler. Sampson darbesiyle durumlarının daha da kötüleşeceği ortadaydı.

İkincisi, doğrudan doğruya Türkiye'nin güvenliğiyle ilgiliydi. Kıbrıs, Türkiye'nin güvenliği açısından stratejik bir konumdaydı. Türkiye'ye düşman bir ülkenin Kıbrıs'a yerleşmesi halinde Anadolu'nun doğusuna kadar tüm derinliği havadan ve Güney Anadolu ikmal yolları da denizden büyük bir tehdit altına girerdi. Yunanistan'a 900 km., Girit'e 700 km. uzaklıktaki Kıbrıs'ın Anamur'a uzaklığı sadece 74 km. idi.

Başbakan Ecevit, Garanti Antlaşması'nın verdiği müdahale hakkını kullanmadan önce, diğer garantör devlet olan İngiltere'nin yetkilileriyle görüşerek onlarla birlikte hareket etmeye uygun buluyordu. Böylece problem kansız bir şekilde çözülebilirdi. İngiltere kabul etmezse, Türkiye yalnız başına hareket edecekti. Bu görüşmeler sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri gerekli hazırlığı yapacaklardı. Askerler, hazırlık için 5 günün yeteceğini bildirmişlerdi. Türkiye, 20 Temmuz sabahı, Kıbrıs'a çıkarma yapabilirdi.

MGK toplantısı gece yarısı bitmiş, hemen ardından da Bakanlar Kurulu toplantısı başlamıştı. Sabaha karşı saat 02.30'da konuşmalar bittiğinde, Başbakan Ecevit, Bakanlar Kurulu'ndan İngiltere ile görüşme ve hazırlıklar konusunda tam yetki almıştı. Ecevit, o gece konuşulanlar hakkında daha sonra şu açıklamayı yapmıştır:

"Milli Güvenlik ve Bakanlar Kurulu'nda hiç kimse harekata karşı olma gibi bir tavır takınmadı. Türkiye'nin Garantör Devlet olarak askeri gücünü Kıbrıs'ta bulundurması zorunlu idi. Artık ancak böyle bir askeri varlığın sağlayacağı güvenlik duygusu içinde Kıbrıs sorununa barışçı bir çözüm aranabilir, Ada'daki Türklerin durumu güvenceye bağlanabilir ve ENOSİS önlenebilirdi. Yunanistan'daki rejimin, Türkiye ile Yunanistan arasındaki hiçbir sorunu görüşmeler yoluyla çözmeye yanaşmayacağını görmüştük. Bu yönde bütün iyi niyetli yaklaşımlarımızı kaba bir şekilde geri çevirmişlerdi. O zihniyetteki bir rejim karşısında hakkımızı ancak güçle koruyabilirdik(3)."

Bakanlar Kurulu'nun ardından Genelkurmay'a giden Başbakan Ecevit, yazılı emrini orduya vermişti: "Türk askeri varlığı Ada'ya etkin ve ölçülü şekilde çıkacaktı.

16 Temmuz 1974 Salı


16 Temmuz 1974 tarihli gazeteler, Türkiye'deki ilgi ve heyecanı yansıtıyordu. Bütün gazetelerin manşetlerinde Kıbrıs'taki Sampson darbesi vardı.

Geceyi iki bakanlar kurulu bir de MGK toplantısıyla geçiren Başbakan Ecevit, 16 Temmuz sabahı parti liderleriyle bir toplantı yaptı. Toplantıya Süleyman Demirel, Fahri Özdilek, Ferruh Bozbeyli, Turan Feyzioğlu, Nihat Erim katılmıştı. Dışişlerine vekalet eden Hasan Esat Işık, parti başkanlarına durumu açıklamıştı, Başbakan Ecevit de, hükümetin diplomatik girişimlerin sonucuna göre bir karara varacağını ifade etmişti.

Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Konseyi, Yunanistan, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletlerine uyarı mesajları gönderilmiş, Yunanistan'a da "değiştirme birliği"ni zamanından önce yola çıkarmaması için uyarıda bulunulmuştu. Kıbrıs'taki 950 kişilik Yunan alayının yarısı üç gün sonra değiştirilecekti.

İngiltere Hükümeti'ne garantör devlet olarak acele görüşmek isteğini ileten Türkiye Hükümeti, tatildeki Meclis'in acele toplantıya çağrılması için Cumhurbaşkanı Korutürk'e başvurdu.

Dünyanın gözü Türkiye'ye çevrilmişti. Dışişleri Bakanlığı'na gelen büyükelçiler, Türkiye'yi soğukkanlı olmaya, herhangi bir silahlı hareketten uzak durmaya çağırıyorlardı. Ancak ne BM, ne ABD veya İngiltere, resmen Kıbrıs darbesini kınamış değillerdi. Başbakan Ecevit'in BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim'ın bu konudaki çağrısına verdiği yanıt, Türkiye'nin dış dünyanın tepkisizliğine duyduğu kırıklığın ifadesini taşıyordu:

"Son gelişmeler Yunanistan'ın Kıbrıs antlaşmalarını ihlal ederek, mesajınızda sizin de korunmasını değindiğiniz, Kıbrıs'ın bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne müdahalede bulunduğunu açıkça göstermektedir.
Ada'daki Türk toplumunun güvenliği ve hakları konusunda antlaşmalarda sorumluluk taşıyan Türk hükümetinin bu tehlikeli gelişmeler dolayısıyla duyduğu derin endişeyi ve bunlar karşısında duyarsız kalınmasına imkan bulunmadığını takdir buyuracağınızdan eminim. Keza sözü edilen bu gelişmelerin hiçbir ilişkisi bulunmayan Türkiye ile, bu gelişmelerde taraf olan, hatta onların yöneticisi olan bir üye devlet arasında hiçbir paralellik düşünülemeyeceğine göre, mesajınızda, Kıbrıs'la yakından ilgili hükümetlerin büyük dikkat göstermesi yolundaki çağrının bu konuda sorumlulukları olanları açık olanlara ait bulunduğundan şüphe etmiyorum."

Bu arada BM Güvenlik Konseyi New York'ta toplanmış, elde yeteri kadar bilgi bulunmadığı gerekçesiyle bir karar almadan dağılmıştı. NATO Daimi Temsilcileri de Brüksel'de toplantı halindeydiler. İki NATO üyesi devleti karşı karşıya getirebilecek bir durum, tüm temsilcileri tedirgin etmişti.

ABD'nin tutumu da hayli düşündürücüydü. Darbenin Kıbrıs'ın iç sorunu olduğunu" ileri süren Hükümet Sözcüsü Anderson, Dışişleri Bakanı Kissinger'in Türk Dışişleri Bakanlığı'na bir mesaj gönderdiğini ve mesajında "Ada'nın anayasa, düzen ve statükosunun değiştirilemeyeceğini, Kıbrıs'ın bağımsızlık ve egemenliğine saygı gösterilmesini istediğini, bunları bozacak her türlü harekete karşı olduğunu" belirttiğini kaydedediyordu.

O dönemde "Watergate" skandalı ile uğraşan ABD, çıkacak muhtemel bir Türk-Yunan savaşının NATO'yu derinden yaralayacağını düşünüyordu.

Sovyetler ise, kendilerine yakın duran Makarios'un bir darbe ile devrilmesinden hoşnut değillerdi. Sampson hareketinin ENOSİS'e yol açacağından ve dolayısıyla Kıbrıs'ın tümü ile NATO üyesi Yunanistan'ın eline geçeceğinden endişeleniyorlardı. O sabah Sovyet Ajansı TASS'da yayınlanan resmi bildiride şu ifadeler kullanılıyordu:

"Gerici güçlerin ve onların ardındaki akıl babalarının asıl amaçları, faşist unsurları kullanarak Ada'da iktidarı ele geçirmek ve Ada'yı bir NATO üssü haline sokmaktır."

Cumhurbaşkanı Korutürk tarafından kabul edilen Sovyet büyükelçisi Grubyakov da, görüşme sonrası yaptığı açıklamada şunları söylemişti:

"Sovyet halkları Kıbrıs'taki askeri isyanın karşısındadır. Bu isyan dış kuvvetler tarafından tertiplenmiştir. Sovyet halkları, Kıbrıs için zor olan bu devrede isyancılarla mücadele edenlerin yanındadır."

Darbe günü sessizliğe bürünen Yunanistan, ikinci gün konuyla ilgili düşüncelerini açıklamaya başlamıştı. Yayınlanan hükümet bildirisinde, darbenin tamamen Kıbrıs'ın iç sorunu olduğu vurgulanarak, "gaddar diktatör Makarios'un milliyetçi güçler tarafından düşürüldüğü" ifade ediliyordu.

Darbeci Sampson da Yunanistan ile aynı fikirdeydi. 16 Temmuz'da yaptığı basın açıklamasında şunları söylüyordu:

"Yunanistan'la birleşmek gibi bir fikir sahibi değiliz. Türklere karşı içten sevgi duyguları besliyoruz. Türkler güvenlik içindedir. Kıbrıs'taki gelişmeler yalnızca Kıbrıs'lı Rumları ilgilendirmektedir."

Darbeyi olduğu şekliyle kabullenmek niyetinde olduğu anlaşılan İngiliz hükümetinin görüşlerini açıklayan Dışişleri Bakanı James Callaghan, Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmasında "Türk ve Yunan hükümetlerine çağrıda bulunulduğunu ve NATO müttefiki iki üyenin soğukkanlı davranmalarının istendiği"ni açıklıyordu.

Türk Genelkurmayında ise yoğun bir çalışma vardı. Kıbrıs'a yapılacak bir müdahale için 1964'ten beri hazırlanmış, ve sonraları geliştirilmiş planlar bir daha gözden geçiriliyor ve harekatın öngörülen 20 gün yerine beş gün gibi kısa bir hazırlık devresine sıkıştırılması için bazı zorunlu değişiklikler yapılıyordu.

Genelkurmay harita üzerinde plan çalışması yaparken, bir yandan da çıkarmada görev alacak birlikler alarma geçirilmişti. 16 Temmuz 1974 Salı sabahı Türk ordusunun yarısı, dışarıdan sezilemeyecek bir hazırlık içine girmişti. Orduyu bir "sefer havası" sarmıştı. Ancak, askerdeki "acaba" sorusunun cevabı henüz bulunamamıştı. Çünkü, benzer hazırlıklar 1964 ve 1967'de de yapılmış ve yarı yoldan dönülmüştü. O günlerde ordunun içinde bulunduğu durum hakkında, yüksek rütbeli bir komutan yıllar sonra şu ifadeleri kullanacaktı:

"Savaşta ne olacak bilinmez. Müdahale edilmeyecek, gösteri yapılacak denseydi, durumu açıkça bilmekten dolayı memnun olabilirdik. Aslında hazırlıkları yapmaya başladığımız gün, Genelkurmay dahil çok azımız bu defa gerçekten çıkacağımıza inanmıştık. Hala içimizde gösteri yapıp dönebileceğimiz hissi vardı. Dolayısıyla ikili bir çıkar var gibiydi. Büyük sorumluluk ve demir gibi sinir isteyen bir şey, karar vermek. Aynı durumdan Demirel de geçmişti ve nasıl ter döktüğünü biliriz. Kolay değildir; insan canıyla, bir ülkenin mukadderatıyla oynayabilecek kararı vermek için çok güçlü olması gerekir(."

16 Temmuz'da da Genelkurmay'a bir kez daha giden Ecevit, komutanlarla durum değerlendirmesi yapmıştı. Başbakan kesinlikle çıkarma yapılması taraftarıydı. Ordunun üst düzey yetkililerini bunu açıklıkla söylemek istiyordu. Ecevit, hükümete düşen politik işleri yürütecek, askerler de kendi işlerini göreceklerdi.

O komutan, o gün hakkında şunları anlatmaktadır:

"İlk defa Türk ordusu açık bir savaş emri alıyordu. Ecevit bir kere bile nasıl yapacağımızı, kaç kişi çıkaracağımızı, nereden çıkacağımızı sormadı. Masaya oturduğu ilk günden itibaren orduyu güvendiğini ve başaracağımıza emin olduğu hissini verdi. Planlara karışmadan sadece siyasi kararlarını bildirmekle yetindi."

Akşama doğru heyecan uyandıran bir haber duyuldu: Yunanistan cuntası, yurtta seferberlik ilan etmişti. Haber, gerili sinirleri büsbütün gerdi. İki ülke arasındaki savaş ihtimali gittikçe artıyordu.

17 Temmuz 1974 Çarşamba

Olayın üzerinden üç gün geçtiğinde, Kıbrıs'taki Sampson darbesine karşı yabancı basının tavrı netleşmişti. Darbeyi kınayan yabancı basın, bunun Yunanlı subaylar tarafından yapıldığını belirtiyordu. Örneğin ABD hükümet yetkilileri bu konuda susarken, New York Times gazetesi konuyla ilgili haberinde şu ifadeleri kullanıyordu:

"Temel gerçek, Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusu'nun, Atina'dan emir alan 650 Yunan subayı tarafından kendi hükümetine karşı ayaklanmaya sevk edilmesidir. Kıbrıs'taki ayaklanma büyük bir insani trajedi ve siyasi hatadır. Bu hareket Adada Rum çoğunluk ve Türk azınlık arasında toplumlararası şiddet hareketlerinin yeniden başlamasına yol açabilir. Türkiye olaylara seyirci kalarak Yunanistan'ın Kıbrıs'ı ele geçirmesine izin vermeyeceğini söylüyor. Bu nedenle Türkiye ile Yunanistan arasında silahlı çatışma ihtimali mevcuttur. Amerika ise olaylara seyirci kalmaktadır."

Türk ordusundaki hareketlilik olanca hızıyla sürüyordu. Trakya'daki 2. ve 5. Kolordu birlikleri Yunan sınırına doğru hareket halindeydi. Batı Anadolu'daki Ege Ordusu sefer görev yerini almıştı. Kıbrıs'a karşı harekat yapacak birlikler ise Mersin, Taşucu ve dolaylarına yanaşıyordu. Tüm yollar hareket halindeki ordu birlikleriyle doluydu. Donanma Ege ve Akdeniz'e açılmıştı. Bazı sivil gemiler ordu emrine alınıyor, uzaktakiler çağrılıyordu.

Hükümet cephesinde de durum farklı değildi. Türk hükümetinin İngiltere'ye bir gün önce yaptığı görüşme isteğine olumlu cevap gelmişti. Ancak görüşmenin hangi tarihte yapılacağı belirtilmiyordu. Öğle saatlerinde Cumhurbaşkanlığı'ndaki toplantıdan çıkan Başbakan Ecevit, Londra'ya hareket etmeye karar verdi. Heyet derhal hazırlandı ve uçak 15.30'da havalandı.

Londra'daki akşam yemeğinde Başbakan Wilson ve Dışişleri Bakanı Callaghan heyeti ile Ecevit ve Dışişlerine vekalet eden Hasan Esat Işık'ın başlarında bulunduğu Türk heyeti durumu tartıştılar. Ecevit Adada bozulan dengeyi ve bir kez daha tehlikeye düşen Türk toplumunun güvenliğini belirttikten sonra, "Kan dökülmesini ve NATO'da tamir edilemeyecek bir yara açılmasını istemiyorsanız harekatı birlikte yürütelim. Türk ordusunun Kıbrıs'taki İngiliz üslerinden faydalanmasını kabul edin. Üslerinizden Adaya girersek kansız olur. Sizi Garanti Antlaşması uyarınca göreve çağırıyorum" diyerek Türk önerisini ortaya koydu

İngilizler silahlı bir müdahaleye karşıydılar. Hatta Wilson, Garanti Antlaşması'nın İngiltere'ye silahlı müdahale hakkı verdiği görüşünde bile değildi. Böyle bir hareketin işleri büsbütün karıştıracağı fikrindeydi. Barış yoluyla Kıbrıs'taki darbeci Yunanlı subayların geri alınması Yunan Hükümetine kabul ettirilebilir, Türk toplumuna daha fazla güvenceler verilebilirdi. İngilizler, tıpkı 1964 ve 1967'de olduğu gibi oyalama taktiği uyguluyorlardı.

Türk ve İngiliz heyetleri arasındaki görüşmeler gece yarısından sonra 01.30 sularına kadar sonuç alınamadan sürdü. Ecevit, karşı tarafın ısrarına rağmen kararını değiştirmemiş ve "Kıbrıs'ta dengenin korunması için her yolu denemekte kararlıyız. Türk toplumunun ve Türkiye'nin güvenliği mutlaka sağlanacaktır" ifadesini kullanmıştı. Ecevit, İngiltere Başbakanı Wilson'a son olarak şunları söylemişti:

"Önerilerimizi reddetmeniz ve Garantör Devlet olmanın size verdiği yükümlülükleri yerine getirmediğinizden doğacak sonuçlar yüzünden vicdan azabı çekmeyeceğinizi ümit ederim."

Ecevit'in bütün bu açık ifadelerine rağmen İngilizler, Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri bir müdahalede bulunacağına ihtimal vermiyorlardı. Onlara göre Ecevit, savaşı göze almış görünerek mümkün olduğunca çok şey koparmaya çalışıyordu. İş işten geçtikten sonra bir İngiliz diplomatı, 17 Temmuz 1974 Çarşamba günü Londra'da gerçekleşen görüşmeler hakkında şu ifadeleri kullanacaktı:

"Ecevit kararlı görünüyordu, ancak tek maşına böyle bir harekete girişebileceğine doğrusu pek ihtimal vermiyordu. Blöf yaptığını sandık. Daha önceki krizleri hatırladığımızdan dolayı fazla önemsemedik ilk gece."

"Ecevit kararlı görünüyordu, ancak tek maşına böyle bir harekete girişebileceğine doğrusu pek ihtimal vermiyordu. Blöf yaptığını sandık. Daha önceki krizleri hatırladığımızdan dolayı fazla önemsemedik ilk gece(13)."

İngilizler gibi Amerikalılar da, Türkiye'nin tek başına Kıbrıs'a askeri bir çıkarma yapmasına ihtimal vermiyorlardı. Türk-İngiliz görüşmeleri sırasında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Nixon'ın özel temsilcisinin Ecevit'le görüşmek üzere Washington'dan Londra'ya gelmekte olduğu duyuldu. Dışişleri Bakanı Kissinger, işinin yoğun olması yüzünden yardımcısını göndermekteydi. ABD de görüşmelere doğrudan katılmıştı.

18 Temmuz 1984 Perşembe

Ecevit, Londra'daki ikinci gününün sabahında ABD temsilcisi Josehp Sisko ile Türk Büyükelçiliği'nde görüştü. Bilinen Amerikan görüşünü tekrarlayan Sisko, Türkiye'nin bir Türk-Yunan savaşına ve Sovyetlerin işe karışmasına neden olabilecek bir Kıbrıs müdahalesinden uzak durmasını istiyordu.

Görüşmeden bir sonuç çıkmadı. Sisko, İngiliz yetkililerle konuşup tekrar Ecevit'e geldiğinde, Türkleri kararlarından döndüremeyeceğini anlamıştı. Ancak Atina'ya gidip Yunan hükümeti ile görüşerek Türk isteklerini onlara kabul ettirebilmek için 48 saat süre istemişti. 48 değil, 24 saat süre tanıyan Ecevit, ABD temsilcisi Sisko'ya Türk isteklerini yazdırdı:

"Bozulan dengenin kurulması ve Türk toplumunun güvenliği için Türk askerinin Adada mevcudiyeti kabul edilmeli.

Sampson derhal değiştirilmeli, Yunan subayları çekilmeli.

Türk toplumuna denize çıkışı olan bir bölge tanınmalı ve Adaya giriş çıkışı kontrol altına alacak bir sistem kurulmalı. Yani, Yunanlıların ellerinde tuttukları imkanlar Türkiye'ye de tanınmalıdır(13)."

ABD'nin, on yıl önce yaptığı gibi Türkiye'yi tehdit etmiyordu; ne "Johnson Mektubu" benzeri bir mektup Ankara'ya gönderiliyor, ne de 6. Filo işe karışıyordu. Amerikalılar, Türkiye ile ilişkilerinin artık bir daha düzelmeyecek şekilde bozulmasından endişe ediyorlardı.

Londra görüşmeleri, gerek İngilizleri ve gerekse Amerikalıları telaşlandırmıştı. Eğer Yunanlılar Türklerin koşullarını kabul etmezlerse iş bir silahlı çatışmaya dayanacaktı. Yunanlılar, NATO'nun ve İngiliz hükümetinin baskılarına rağmen Kıbrıs'taki subaylarını çekeceklerine dair bir güvence vermekten bile kaçınıyorlardı. Buna rağmen, Ecevit'in Sisko'ya yazdırdığı Türk isteklerini kabul etmeleri imkansız görünüyordu. Sisko, yine de bir orta yol bulmak ümidiyle Atina'ya hareket etti.

Aynı saatlerde Brüksel'de NATO Daimi Delegeleri Yunan delegesini sıkıştırıyordu; saat 15.30'da ise New York'ta BM Genel Kurulu'nda konuşan Makarios, Yunanistan'ı suçluyordu.

Makarios'un BM'ye ve dolayısıyla dünyaya anlattıkları, düşündürücü ve Türkiye'nin tutumunun ne denli haklı olduğunu belirten ilginç bilgileri içeriyordu. Makarios, şunları söylüyordu:

"Darbe, açıkça dışarıdan bir işgaldir. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının ve egemenliğinin açıkça ihlal edilmesidir. Çünkü bu, Rum Milli Muhafız Ordusu'na komuta eden Yunan subaylarının işidir. Yunan Cuntası yüzü kızarmadan olayı basitleştirmeye çalışıyor, silahlı saldırıya karışmadıkları ve son birkaç gündeki gelişmelerin Kıbrıslı Rumlar arasındaki bir iç buhran olduğunu söylüyor.

Milli Muhafız Ordusu'ndaki Yunanlı subaylar darbeye katılmadılarsa, o zaman bu subayların çıkan çatışmada ölenler arasında bulunmaları ve Yunanistan'a gönderilip orada gömülmeleri nasıl açıklanabilir? Darbeyi Yunan subayları yapmamışlarsa, o zaman Yunan yolcu uçaklarının geceleri Kıbrıs'a sivil elbiseler içerisinde personel getirmeleri ve tekrar Yunanistan'a ölü ve yaralı taşımaları nasıl açıklanabilir? Hiç şüphe yok ki, darbe Yunan Cuntası tarafından planlanmış, Milli Muhafız Ordusu'nu yöneten Yunanlı subaylar ve Kıbrıs'ta yerleşik Yunan Alayı tarafından gerçekleştirilmiştir.

Denebilir ki, Milli Muhafız Ordusu'nda görev almaları için Yunan subaylarını davet eden Kıbrıs Hükümeti idi. Üzülerek belirtmek isterim ki, onlara bu kadar güvenmekle hata ettim. Bu güveni kötüye kullandılar ve Adanın bağımsızlığının, egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün savunulmasına yardımcı olacaklarına kendileri mütecaviz duruma geldiler.

Daha önce de belirttiğim gibi Kıbrıs'taki olaylar, Kıbrıs Rumlarının bir iç meselesini teşkil etmemektedir. Yunan Cuntası'nın düzenlediği darbe bir istiladır ve sonuçlarından tüm Kıbrıs halkı, Türkler ve Rumlar acı çekmektedir(14)."

Bu arada Yunanlıların Adaya hava ve denizden yeni asker ve silah çıkardıkları yönündeki haberler de Londra'daki Türk heyetinde tedirginlik yaratıyordu. Kıbrıs'tan gelen haberlere göre; darbeciler, resmi dairelerden Kıbrıs Cumhuriyeti bayraklarını indirerek yerine Yunan bayraklarını asıyorlardı. Her geçen saat Sampson Hükümeti'nin durumunu sağlamlaştırması anlamına geliyordu. Londra'daki Türk heyeti, zamanla yarış halindeydi.

Ecevit, Sisko ile görüşmesinden sonra Londra Türk Büyükelçiliği'nde yüzden fazla yabancı gazetecinin katıldığı bir basın toplantısı yaparak, Türk görüşünü anlattı. Bir gazetecinin "Sayın Başbakan, kuvvetleriniz niçin Güney'de yığınak yapıyor? Kıbrıs'a müdahale edecek misiniz?" sorusuna Ecevit, şu cevabı veriyordu:

"Şu safhada, soruna barışçı bir çözüm ararken, diğer alternatifler üzerinde konuşmak istemem. Kıbrıs'ta olup bitenler kaba kuvvete dayanmıştır. Bunu asla gözden uzak tutamayız. Ve Kıbrıs'taki olayların sorumlusu olanlar, bu kuvveti her saat takviye etmektedirler. Kıbrıs'ta bir sorumluğumuz var, her şeyden önce insani bir sorumluluk. Bu sorumluluğumuz, hava veya denize ulaşım yolları kapatılmış ve rehin vaziyette bulunan Türk toplumuna karşıdır.Bütün limanlar Rumların kontrolü altında. Lefkoşe Havaalanı'nı birkaç gün önce kapadılar. Fakat aynı havaalanı, Yunanistan'dan gelen yüzlerce uçak dolusu insana açık tutuldu. Buna rağmen Türk toplumu bu olanaktan yoksun. Bu bakımdan her ihtimale karşı hazırlıklı olmalıyız. Fakat esas olarak soruna barışçı bir çözüm yolu arıyoruz(15)."

Ecevit ve Türk heyeti, 18 Temmuz 1974 akşamı saat 20.30'da Londra'dan Ankara'ya hareket etti. İngiltere ve ABD'nin konuya Türkiye gibi yaklaşmadığı ortadaydı. Her şey beklenen şekilde gelişiyordu. Bu nedenle Ecevit, 17 Temmuz gecesi Ankara'ya gönderdiği talimatta, 18 Temmuz'da yapılması gereken TBMM olağanüstü toplantısının Cumartesi gününe ertelenmesini, hazırlıklara gevşetilmeden devam edilmesini istemişti.

Meclis'in Cumartesi günü toplanması, Türkiye'nin hareketlerini büyük bir dikkatle gözleyen yabancı dünyaya karşı, -hükümetin Meclis'ten yetki almak zorunda olması nedeniyle- o tarihten önce Türkiye'nin Kıbrıs'a bir çıkarma yapamayacağı fikrini vermek içindi. Bu politika o kadar etkili olmuştu ki, o günlerde Londra'ya gitmiş bulunan bir Türk diplomatı bile şunları söyleyebiliyordu:

"Londra'da Ecevit'in İngilizlere ve Sisko'ya karşı kararlı tutumu bizi epeyi şüphelendirdi. Yani o gezi sırasında Başbakanın kafasında bir şeyler yattığını sezdik. Daima müdahaleden bahsediyordu. Ancak biz eski örnekleri bildiğimizden doğrusu inanmıyordu. Hazırlıkların fiilen gösteride kalacağını sanıyorduk. Aslında Başbakan herkese açıkça söylüyordu, ancak kimseyi inandıramıyordu ki... Birkaç hükümet üyesiyle Genelkurmay inanmıştı, Başbakanın kararlılığına. Onların dahi son dakikaya kadar şüpheleri devam etti(15)."

Anadolu insanı ise tam bir savaş atmosferine girmişti. İç Anadolu ve Doğu Anadolu'daki bir kısım birlikler Güney Anadolu'ya kaydırılırken, yolları dolduran halk, asker konvoylarını coşku ile karşılıyor, elinde ne varsa vermek için birbiriyle yarışıyordu. Kimi gençler de askerlik şubelerine başvurarak gönüllü yazılmak istiyordu.
Türkiye'yi bundan öncekilere benzemeyen bir savaş havası sarmıştı. Sokaktaki vatanda, bu sefer işin ciddi olduğunu sezmiş gibiydi. Mersin ile Taşucu arası asker kaynıyordu. Liman ve iskeleler askeri çıkarma araçları, savaş gemileri, şilep ve yolcu gemileriyle dolmuştu. Limanlara uçaksavarlar mevzilenmiş, bölgede Sıkıyönetim ilan edilmiş, askeri yasak bölgeler sıkı bir koruma altına alınmıştı. Bölgede turistler boşaltılıyor, karartma uygulanıyordu ve asker intikalleri azalmaksızın devam ediyordu. Gaziantep-Mersin, Ankara-Adana, Konya-Silifke yolları askeri araçla doluydu.

Ege Ordusu daha çok kıyılarda toplanıyor, Trakya'daki Birinci Ordu ise Yunan sınırı üzerindeki yerini alıyordu. Türk ordusu Güney'de Kıbrıs'a karşı hazırlanırken, Batı'da da olası bir Yunan savaşına karşı önlemler alıyordu.

Yunanistan da boş durmuyordu. Orada da askeri hazırlıklar dikkati çekecek kadar artmıştı. Kıbrıs'ta ise Rum Milli Muhafız Ordusu'nun ne yaptığı pek belli değildi. Sampson yönetimi bir taraftan Makarios'çuların kalıntılarını temizlerken, diğer yandan yedekleri silah altına alıyordu. Türk askeri hazırlığı, gözle görülür bir telaş ve heyecan yaratmıştı.

Kıbrıs Türk toplumu ise soğukkanlı bir bekleyiş içindeydi. Sampson darbesinin duyulmasıyla birlikte, 15 Temmuz'dan itibaren Adadaki tüm Türk Mukavemet teşkilatı (TMT) alarma geçirilmiş, Bayrak Radyosu'nda bir konuşma yapan Denktaş, Türklere evlerinden çıkmamalarını ve Rumlarla temas etmemelerini, olaylara karışmamalarını bildirmişti. Türk toplum liderleri bir Türk askeri harekatını bekler durumdaydılar, hazırlıklarını ona göre yapıyorlardı.

19 Temmuz 1974 Cuma

Ecevit ve Türk heyetini taşıyan Türk uçağı Ankara Esenboğa Havaalanı'na indiğinde yeni bir gün başlamıştı. Saatler, gece yarısından sonra 02.00'yi gösteriyordu. Başbakanı karşılayanlar arasında Dışişleri Bakanı Turan Güneş de vardı; Pekin'den ancak dün dönebilmişti.

Ecevit, havaalanından doğruca Genelkurmay Başkanlığı'na gitti. Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan, Hava Kuvvetleri Komutanı Emin Alpkaya onu bekliyorlardı. Kara Kuvvetleri Komutanı Eşref Akıncı ise Adana'ya harekata katılacak birliklerin yanına gitmişti.

Hazırlıklar gözden geçirildi. Ordu, daha önce de kararlaştırıldığı gibi 20 Temmuz 1974 Cumartesi sabahı harekete hazırdı. Başbakan komutanlara durumu açıkladı. İngiliz Başkanı Wilson ve ABD Temsilcisi Siso ile yaptığı görüşmelerden çıkan sonucu özetledi. İngilizlerin Garantör Devlet olarak Kıbrıs'taki üstlerinden Türkiye'nin yararlanmasını ve Türkiye ile birlikte harekete kabul etmediğini söyledi. Harekat, 20 Temmuz'da yapılacaktı.

Başbakan Ecevit'in Genelkurmay'dan bir de isteği vardı:

"Ben buna bir barış harekatı diyorum. Günahsız insanların ölmelerine karşıyım. Zaten kendi aralarında savaşıyorlar, üstelik turist sezonu. Çıkacağınız bölgede de çok sayıda turist var. Gereksiz ve ağır bombardıman yapılmasın. Karşıdan ateş edilmedikçe ateş etmeyelim(16)."

Toplantı sona ermeden önce Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan, Başbakan'a, kesin karar için çok az vakitlerinin kaldığını söyledi:

"Sayın Başbakan, benim çıkartma teknelerim saatte 6 mil yaparlar. Plana göre hareket edebilmek için benim hareket emrini bu sabah 08.30'da vermem gerekir. Planlara göre Adaya saatinde kapak atmak için 20 saate ihtiyacım var(17)."

Hükümet kararını henüz almış değildi. Bakanlar Kurulu Başbakanlık'ta toplanmış, Genelkurmay'dan dönece Ecevit'i bekliyordu. Başbakan, Genelkurmay Başkanı Sancar'a "Bakanlar Kurulu kararını alır almaz hemen bildireceğim" diyerek Başbakanlık'a hareket etti. Saat 04.00'e gelmişti. Bakanlar Kurulu Toplantısı fazla uzun sürmedi. Başbakan Londra'daki görüşmeleri anlattı, İngiltere ve ABD'nin tutumlarını açıkladı, Genelkurmay'daki toplantı hakkında bilgi verdi ve sonunda kendi düşüncesini kesin bir şekilde ortaya koydu:

"Kıbrıs Türk toplumunun kaybolan güvenliğini sağlamak ve Türkiye'nin haklarını korumak maksadıyla Adaya askeri bir müdahalede bulunmaktan başka çare kalmamıştır. Bu, bir Türk-Yunan savaşını gerektirse de, göze alınacaktır(1."

19 Temmuz 1974 Cuma günü sabahın ilk saatlerinde Ankara'da karar verilmişti. Az sonra Genelkurmay'dan şifreli emirler ilgili komutanlıklara ulaştırıldı. Mersin ve Taşucu'nda yığılmış birliklerde ve donanmada faaliyetler daha bir canlandı. Aynı saatlerde Adana'da bulunan Kara Kuvvetleri Komutanı Eşref Akıncı'ya da haber ulaştı. Akıncı o saatte 2. Ordu Komutanı Nurettin Ersin ve harekata katılacak diğer komutanlarla birlikteydi.
Ve Ayşe şafak vakti tatile çıkar
Türk savaş gemileri, saat 08.30'da Mersin açıklarından demir alarak denize açıldılar. Ama çıkarma gemilerinin yüklemesi henüz bitirilmemişti. Az sonra donanma onları almak için tekrar limana döndü. İşin iç yüzünü bilmeyenler bundan bir şey anlayamamıştı. Üç saat sonra bu sefer asker, silah, cephane yüklü çıkarma gemileri ve donanma birlikte tekrar denize açıldılar. Bunun bir çıkarma için kesin hareket olduğu yine pek az insan tarafından biliniyordu. Çünkü limanda kaç gündür öyle bir faaliyet vardı ki, dışarıdan seyredenlerin neyin olduğunu anlamaları mümkün değildi. Limana sürekli gemiler geliyor, gidiyordu.

Bu arada, Atina'da bulunan ABD Temsilcisi Sisko, bugün Ankara'ya dönecekti. BM ve NATO arabulma çabalarını sürdürmekteydiler. Türkiye'deki hava, harekatın başladığını gösteren belirtilerden çok uzaktı.

Yunanistan'da ise tam bir panik havası vardı. Ecevit'in Londra'ya gitmesi, Sisko'nun önce Ecevit'le görüşmek üzere Londra'ya, ardından da Atina'ya koşup gelmesi, Yunanlıların kafasını büsbütün karıştırmıştı. Dünya basını Yunanistan aleyhindeydi. ABD Temsilcisi Sisko, bu telaş içinde Atina'ya inmiş ve girişimlere başlamıştı.

Yunanistan'da bir hükümet vardı, ama bir de perde arkasında duran ve dizginleri elinde tutan Askeri Cunta bulunuyordu. Polis Şefi General Yuannides, perde gerisindeki Cunta'nın şefi durumundaydı. Sisko, General Yuannides tarafından kabul edildi. Yuannides, Sisko'nun tüm gayretlerine rağmen katı tutumunu değiştirmiyor ve hiç gerilemiyordu. Onun düşüncesine göre Makarios bir solcuydu ve Kıbrıs Rum Komünist Partis AKEL'in desteğine güvenerek Sovyetlerin dümen suyunda yürüyordu. Doğalısıyla onun devrilmesi hem ABD, hem de NATO için iyi olmuştu.

Sisko, bu arada Ecevit'e Kissinger'in bir de mesajını iletti. Kissinger mesajında şöyle diyordu:

"Sizi çok seviyorum ve sempatim var. Ulusunuzun da sizi çok sevdiğini biliyorum ve geleceğin parlak bir devlet adamı olacağınıza inancım tamdır. Ancak Kıbrıs'a yapılacak bir askeri müdahale tehlikeli gelişmelere yol açabilir, hatta Nikos Sampson'u komünistlerin kucağına atabilir. Onun için bu işten vazgeçmenizi rica ediyorum(25)."

Ecevit ile Sisko arasındaki görüşme anlaşmazlıkla sona erdi. Konuşmalara sabaha karşı 03.00'de ara verildi. Sisko Washington'la görüşmek üzere tekrar Büyükelçiliğe döndü. Yarım saat sonra görüşmeler yeniden başladığında Sisko son çareyi ileri sürdü:

"Mister Ecevit, bana 48 saat verin, size bir Amerikan formülü getireyim(26)."

Amerika arabuluculuk yapacaktı. Bu, önemli bir öneriydi. Ancak Ecevit'in yanıtı olumsuzdu:

"Hayır Mister Sisko... Artık çok geç(27)!"

Ecevit konuşmasını söyle sürdürdü:

"On yıl önce bugünlerde iki devlet arasında gene böyle toplantılar oluyordu Ankara'da., O zaman siz de biz de bazı hatalar yaptık. Tarih tekerrür edebilir, ama bu, hataların da tekrar edilemis gerekitği anlamına gelmez. Siz on yıl önceki hatanızı tekrar edebilirsiniz, fakat biz tekrarlamayacağız. Sizin hatanız bize engel olmaktı, bizimhatamız da size uymaktı. Soncu gördünüz: Türk-Amerikan ilişkileri on yıl boyunca zedelenmiş olarak kaldı ve Türk-Yunani lişkileri büsbütün bozuldu ve Kıbrıs'ta iş ne noktaya geldi görüyorsunuz. Demek ki o davranış bir hataydı. Biz tekrarlamayacağız bu hatayı, siz isterseniz tekrarlamaya uğraşın(2."

Sisko ile birlikte görüşmelere katılan Amerikan Büyükelçisi Macomber, "İnanamıyorum Mister Ecevit. Sizin gibi insancıl ve şair ruhlu bir insan böyle bir harekete nasıl kalkışır(29)?" diyordu. Ecevit'in büyükelçiye yanıtı bir başka gerçeği yansıtıyordu:

"Bu benim insancıl tarafımla hiç çelişmiyor. Zira biz şimdi harekete geçmezsek, ileride çok daha büyük savaşlar çıkabilecek ve çok daha fazla kan dökülecektir(30)."

Ecevit ile Sisko arasındaki diyalog şöyle devam etti(31):

"Ecevit bir daha saatine bakınca Sisko dayanamadı:

- Yani ben burada boşuna mı konuşuyorum?

- Evet.

- Yoksa harekat başladı mı?

- Başlamak üzere, uçaklar neredeyse hareket edecekler.

Sisko durumun tatsızlığını o zaman anladı:

- Aman öyleyse ben hemen uçağıma yetişeyim.

- İyi olur, zira alanlar kapanacak. Sizi böyle aceleyle göndermek istemezdik, ancak harekatın başlangıcında bulunmamanız daha faydalı..."

Türk çıkarma birliği Girne kıyılarına ulaşmak üzereydi. Başbakan Ecevit, Başbakanlığın diğer salonunda bekleyen Bakanlar Kurulu'na son durumu bildirip Genelkurmay'a gitti. Aynı saatlerde Sisko'nun uçağı da Atina'ya doğru havalanmıştı.

Genelkurmay'da da heyecanlı bir bekleyiş vardı. Komutanlar savaşın ağır sorumluluğunun yükünü taşıyorlardı. 1950'lerdeki Kore Savaşı sayılmazsa, 1920'lerde Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 50 yıldır savaş görmemiş ordu, ilk kez savaşa giriyordu. Hem de "deniz aşırı" gibi savaşların en zoruna...

Genelkurmay'da bunlar olurken, Dışişleri Bakanlığı telsizleri de dünyanın belli başlı başkentlerindeki Türk Büyükelçiliklerine şu şifreli mesajları gönderiyorlardı:

"Kıbrıs'taki darbe sonucunda anayasal düzen yakılmıştır. Türkiye, Garanti Antlaşması'nın danışma mekanizmasını işletmiş, ancak bir sonuç alamadığından dolayı bu sabah şafakla birlikte Kıbrıs'a tek taraflı bir şekilde müdahale etmek kararına varmıştır.



'Çalışmadan,Öğrenmeden,Yorulmadan,rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler;evvela haysiyetlerini,sonra hürriyetleri ni ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar… ATATÜRK

=> Willst du auch eine kostenlose Homepage? Dann klicke hier! <=